
Sosyal Fobi
- RECEP EMIRHAN ATLIAKIN
- 20 Ağu
- 2 dakikada okunur
Sosyal fobi, genellikle bir sahne korkusu ya da basit bir utangaçlık gibi algılansa da, aslında çok daha derin, karmaşık ve bireye özgü bir içsel hapishanedir. Her ne kadar topluluk önünde konuşmak ya da tanımadığı insanlarla iletişim kurmak gibi ortak belirtiler gösterse de, bu hapishanenin duvarlarını ören taşlar, her insan için farklı bir tetikleme kaynağından beslenir. Bazen bu, bir topluluk içinde "rezil olma" korkusu gibi görünür; ancak o korkunun altını biraz kazıdığınızda, karşınıza çok daha eski, çok daha tanıdık bir ilişkinin yansıması çıkar.
Dışsal Aktarım: Anne Baba İletişiminin Gölgesi
İletişim kurmakta yaşanan o derin kaygı, çoğu zaman çocukluk çağında ebeveynlerle kurulan iletişimin dışsal bir aktarımıdır. Bir çocuk, ilk onayını, ilk kabulünü ya da ilk eleştirisini anne babasının gözlerinde görür. Eğer o gözler sürekli yargılayıcı, aşırı eleştirici, mükemmeliyetçi ya da tam tersine aşırı korumacıysa, çocuk kendi "Ben"liğini güvenli bir zemine oturtamaz. Otorite figürüyle (anne-baba) kurulan bu "eksik" ya da "tehditkâr" iletişim modeli, zamanla bir şablona dönüşür. Birey yetişkin olup sosyal bir ortama girdiğinde, karşısındaki her insanı potansiyel bir "yargıç" olarak algılar. Sosyal fobi, bu anlamda, içerideki o yaralı çocuğun ebeveynine duyduğu korkuyu tüm dünyaya yansıtma halidir.
Tıkanmış Duygu ve Öğrenilmiş Çaresizlik
Bu durumu, çocukluk çağında tıkanmış bir duygunun yarattığı bir öğrenilmiş çaresizlik olarak da yorumlayabiliriz. Bir çocuk, öfkesini, üzüntüsünü, hatta bazen neşesini ifade ettiğinde cezalandırıldıysa, ayıplandıysa ya da görmezden gelindiyse, o duygu bedende kilitli kalır. Duygunun akışı tıkanır. Zamanla çocuk, ne yaparsa yapsın "onaylanmayacağını" veya "yanlış yapacağını" öğrenir. Sosyal ortamlar, bu tıkanmış duyguların tetiklendiği alanlardır. Birey iletişim kurmak istediğinde, o eski çaresizlik hissi amigdalayı (beynin alarm merkezini) ele geçirir ve prefrontal korteksi (mantıklı düşünmeyi) devre dışı bırakır. Vücut donar, kalp hızlanır, zihin bulanır. Bu, sadece "heyecan" değildir; bu, içeride kilitli kalmış o çocuğun sesini duyurma çabasıdır.
İyileşme, tetikleyici sosyal anların bugüne değil, geçmişin bitmemiş meselelerine ait birer yansıma olduğunu bilmekle başlar (bilişsel farkındalık). Bu farkındalığı bedendeki sıkışmış hissi fark ederek (duygusal farkındalık) derinleştirmek gerekir. Terapötik süreçte, kilitli kalmış o yaşanmamış duygunun güvenli bir dışa vurumu, sinir sistemini özgürleştirir. Son adımda, içerideki yaralı çocukla kurulan bu şefkatli temas, yetişkin kimliğine katılır (günümüze ben entegrasyonu). Ancak bu entegrasyon sağlandığında kişi yansımalardan arınmış, sağlıklı ve özgür bağlar kurabilir.


Yorumlar